Ana Menü
Site Ziyaretçileri
Pazartesi62
Salı58
Çarşamba68
Perşembe92
Cuma17
Cumartesi83
Pazar81
Toplam: 236.914 Tekil Ziyaretçi
En Çok:374
Çevrimiçi:1 Ziyaretçi
IP Adresiniz:35.169.107.85
İncelemeler: Üçüncü Dünya Savaşı'nın Gerekliliği
Üçüncü Dünya Savaşı'nın Gerekliliği

Tarih, her zaman güç odaklarının (sizin veya ötekinin) dünyaya şekil vermesinin tekerrürünü yaşamıştır. Eskiyi yıkıp, yerine gelen sistemler; kimi zaman savaş kimi zaman devrim niteliğinde olmuş, toplumun değil, kendisini gerçekleştirenlerin menfaatlerini gözetmiştir.

Bilakis batıda, (istisnalar hariç) hiçbir zaman, gerçek anlamda çoğunluğun hakkı için bir düzen değişikliği yapılmamıştır. Demokrasi bile halk için değil, iktidar sefası sürmek isteyenlerin çokluğunun neticesidir. Felsefenin ağa babalarından Sokrates bile, halkın her kesiminin oy kullanarak, birilerini seçme hakkının olmasına karşıdır. Yani, neticede bir nevi burjuvaist demokrasi düşüncesindedir. 

Batıda, din konusunda olan ayrımların bile halk için olmaması gerçeği, batı tarihinin ilginçlikleri arasında yer almaktadır. İstanbul kilisesinin Roma kilisesinden ayrılması, aslına bakılırsa inanç meselesi değil -bugün bunu birçok hristiyan din adamı kabul etmektedir- tamamen siyasidir. Zaten Doğu-Batı Roma diye ayrılmış olan imparatorluk numuneleri, daha sonra Batı Roma’nın yıkılışı ve Kutsal Roma-Germen İmparatorluğuna dâhil edilmesiyle büsbütün ayrılığa düşmüştür. 1054 yılında iki kilise birbirlerini aforoz ederek senin dinin sana benim dinim bana ayrımına gidilmiş ve bu siyasi ayrılık elbette ki halkın faydasına olmamıştır.

1533 yılında, İngiltere Kralı VIII. Henry, sırf kendi kadın merakı sebebiyle Katolik kilisesinden ayrılarak Anglikan kilisesini kurup, krallığına bağlamıştır. Yani İngiltere’deki din otoritesi, Roma-Germen’den alınıp, kendi krallarının hizmetine sunulmuştur.  Tabi ki burada 1517 yılında Martin Luther’in Katolik kilisesini ve özellikle endüljansları (günahsızlık belgesi ve cennet tapusu) protesto etmesini istisna alanında görmek gerekir.

Yine, dünya demokrasi tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen, Fransız Devrimi de, halk için değil, iktidarı kraldan alıp, kendileri hükmetme sevdasında olan ve Fransa Kralı IV. Philippe tarafından vakti zamanında kovulanlar tarafından yapılmıştır. Nitekim devrimden üç yıl sonra (1792) kurulan Birinci Fransa Cumhuriyeti, devrimi gerçekleştirenlerden Napoleon (I)’in 1804 yılında kendini imparator ilan etmesiyle yıkılmıştır. Peki, sormak lazım gelmez mi? Nerde, kral tarafından ezilen, hor görülen, hakkı yenilen gariban Fransız halkının hakları? Ağam gitti paşam geldi. Değişen hiçbir şey olmadı. Zaten olması da düşünülemez. Çünkü iktidar ve tabi ki yeni düzen savaşları halk kitleleriyle yapılır fakat halk için değillerdir.

1700’ler ve 1800’lerde, büyüyen, gelişen ve birçok alanda reformlara imza atan batı medeniyeti, Amerika kıtasından Afrika’ya, Avusturalya’dan uzak doğuya kadar birçok memleketi sömürgeleştirmiştir. Artık batının devrim ve savaşları sadece Avrupa’da değil tüm dünyada etkin olmaktadır. Bu hızlı gelişim, gelişmekte olan ve de gelişme fikrine sahip olanların sayısının artması ve dünyanın da bir anlamda küçük (!) olması sebebiyle, birçok sürtüşmelere ve de çıkar kavgalarına sebep olmuştur. Bunun ilk örneğini Birinci Dünya Savaşı’dır.

Ortadoğu’nun tekrardan tapu kadastroya alınması anlamına gelen neticelere sahip olan bu savaş, kandırılmışlar ve boş hayallerle motive edilmişlerin hüsranıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerinde, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Kuzey Afrika’dan İran’a kadar olan coğrafyada onlarca üniter, milliyetçi devletçikler kurulmuş ve bu devletçik işletmeleri bizatihi kurucu ulu mimarları tarafından işletilegelmiştir.

Ama bakın ki evden çarşıya gidene kadar geçen sürede hesaplar açık vermiş, bir revizeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu menfi-finansal hesap revizesi, karşımıza İkinci Dünya Savaşı olarak çıkmıştır. Bu sefer ulu mimarlar kendilerini, birbirleriyle çatışırken bulmanın şaşkınlığı içinde Birinci Dünya Savaşı’nın kazanımlarını, karşılıklı bombardıman yaparak hediye etmişlerdir.

Netice olarak, bu devrim ve savaşlar, toplum için olmadığından, çile, elem, keder ve gözyaşından başka halkın kazanımı olmamıştır. Kazanan sadece burjuvadır (savaş sanayi, enerji tröstleri, büyük tüccarlar . . . ). İlginç olan şu ki, bu burjuvanın ne dini ne de milletinin olmamasıdır. Bir etnisite veya bir dini fraksiyonun içindeymiş gibi olanları, başka bir zamanda bambaşka bir halde bambaşka bir yerde ama yine burjuva olarak görmek mümkündür.

Günümüzde batının duraklama devrine girdiğini tesbit etmek için vasat bir akıl seviyesi yeterlidir. Görünen o ki eskiden teknolojiyi elinde tutan ve de paylaşmayan batı, günümüzde teknolojik ürün ithal eder hale gelmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda kurduğu devletçik işletmeleri bu gün kendisine kafa tutar olmuş ve ellerinde bulundurdukları enerji kaynaklarından daha fazla pay istemektedir.  Kutsal Deist Avrupa Birliği (!) ve ABD ekonomik ve bundan kaynaklı siyasi krizlerle boğuşmakta ve küçük biraderlerini kurtarmakla mesai harcamaktadır.  

Sorulması gereken asıl soru şudur ki; “Acaba batı, kendi Karlofça Antlaşmasını imzalayarak gerileme dönemine girmeye razı olacak mı yoksa bu durumdan kurtulmak için hâlâ elinde imkan varken tekerrür bir hamle ile Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatacak mı?”

Untitled Document
Tarih ve Saat
Üye Girişi
Kullanıcı Adı

Parola



Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın